Azerbaycan
ve Türkiye arasındaki ilişkiler, her iki ülke insanının aynı kökten gelmesi,
aynı dili konuşması ve aynı dinin müntesipleri olması hasebiyle hususiyet arz
etmektedir. Sözünü ettiğimiz münasebetler, belli dönemlerde dumura uğrasa da,
iki ülke insanının kalbindeki sevgi, sürekli, tazeliğini korumuş ve bu muhabbet
kuşaktan kuşağa aktarılarak günümüze kadar taşınmıştır.
Hiç
şüphesiz bu sevgi ve saygıyı en güzel şekilde insanlara yansıtanlar, his ve
duygu yönünden diğer insanlara göre daha hassas bir konumda olan şair ve
ediblerdir. Azerbaycan’ın yetiştirdiği birçok edib ve şair, bu sevgiyi,
özellikle iki ülkenin sınırlarının kapatıldığı, geliş ve gidişlerin yasaklandığı
bir dönemde, eserlerinde dile getirmişlerdir. Özlemlerini, duygu yumağı olan, hasretin
ve sevginin, dışa yansıması diyebileceğimiz dizelerle gidermeye çalışmışlardır.
Herhangi bir zorlamanın ve baskının tesiriyle neş ü nemâ bulmayan bu muhabbet,
eserlerden de anlaşılacağı gibi, temiz bir kaynaktan süzülüp gelen, berrak,
dupduru kaynak suyu gibidir.
Bahsettiğimiz
vasıflarıyla, Türkiye’ye olan sevgi ve özlemiyle, dikkat çeken aydınlardan
birisi de, hiç şüphesiz, Bahtiyar Vahabzadedir. Vahabzade’deki Türkiye
sevdasının temelleri derinlere gitmektedir. Sovyetler Birliği döneminde sınırların
kapatılmasıyla birlikte Türkiye ve Azerbaycan ilişkileri kesilir. Bu süreçle
birlikte uzun süren bir ayrılığın startı da verilir. Sözü edilen dönemde iki
ülke insanı özlemini farklı yollarla gidermeye başlar. Sınırlar kapatılmasına
rağmen bu coğrafyada hiçbir zaman Türkiye kalplerden sökülüp atılamaz.
Sözünü
ettiğimiz dönemde çocuk yaşlarında olan Vahabzade, Türkiye hakkında anlatılan hikâyelerle
büyür. Vahabzade’nin anlattığına göre, bu dönemde evlerinde sürekli Türkiye
anlatılır, Türkiye konuşulurmuş. Babasının, dedesinin ve amcasının ağzından
Türklerin hiçbir zaman düşmediğini belirten Vahabzade, dedesinin Ermenilerle
yapılan savaşta, Eskeran’da ayağından yaralandığını anlatmaktadır. Savaştan
yaralı bir şekilde kurtulan dedesi: ‘’1918 Mart savaşında Türkler Azerabaycanın
yardımına gelmeseydi, Ermeniler bizim hepimizi katlederdi.’’ diyerek Türklere
olan muhabbetini torunlarına aşılarmış. O dönemde aynı zamanda öğretmenlerinden
ve ihtiyar kişilerden Türkiye hakkında dinledikleri hikâyeler, Vahabzade’nin
kalbine Türkiye sevgisi ekmiş.[1]
Küçük
yaşlarından beri Vahabzadenin hayallerini süsleyen ülkemiz, onun gençlik
yıllarında, Sovyetler Birliği döneminde, kalbini alevlendiren bir sevda haline
gelir. Bir fırsat bulup Türkiyeyi ziyaret etmek isteyen Vahabzade, nihayet bu
özlemini gerçekleştireceği zamanı 1961’de yakalar. Vahabzade, çocukluğundan
beri özlemini çektiği, büyüklerinden birkaç kez dinlediği, hayallerinin ülkesi
olan Türkiye’yi birkaç gün sonra gidip ziyaret edecektir. Şair, bu vuslat
öncesinde duygu dolu anlar yaşar. Vahabzade’nin özleminin gerçekleştiği anlar tarifi
zor anlardır. Şairin, ana vatanı olarak nitelendirdiği ülkemize yapmış olduğu unutulmaz
ziyareti kendisinden dinleyelim:
“Dedemin,
babamın ve amcalarımın ağzından Türkiye hiç düşmezdi. Ben şimdi soyumdan gelen
arzuların hayallerin ülkesi olan Türkiye’ye gidiyorum. Sabah erkenden kalkıp
tıraş oldum. Otuz beş yıldır hasretini çektiğim, ismini zaman zaman andığımda
bütün bedenimi titreten, koluma kuvvet, ayağıma takat, gözlerime ışık veren bir
şehre, İstanbul’a, gidiyorum. Ümitgahım, önünde boyun eğdiğim, zorla elimden
alınan adımın sahibi, namusumun, izzet ve şerefimin koruyucusu, gören gözüm,
vuran kolum, düşünen beynim, yardımcım, dayanağım, bayrağım, kaybettiğim
tarihim, geçmişim, ana dilim, şerefim hepsi sendedir.
Kamaranın
penceresinden bakıyorum uzakta fener yanıp sönüyor. Allahım! İlk defa Türk
ışığı görüyorum. O ışıkta benim arzularım yanıyor. Ey fener, sen sana tarih boyu
düşman olan bir milletin gemisine yol gösteriyorsun. O geminin içinde sana can
vermeye hazır birisi var.”
Türkiye’ye,
kimlik kontrolünden sonra ayak basan Vahabzade’nin heyecanı devam eder. Türkiye
Cumhuriyeti yazılı mühür şairi duygulandırır: “Ben sana kurban olayım. Ey benim
cumhuriyetim! Ey benim benden uzak vatanım! Benim için yanan ve bana elini
uzatamayan vatanım! İzin belgesinin üzerindeki mührü döne döne öpüyorum. Otuz
beş yıldır vesikalarımın üzerinde Rus dilinde yazılı ifadeler vardı, ilk defa şimdi
kendi dilimde yazılı bir ibare var kimliğimde. Ömründe sadece on saat benim kim
olduğumu gösteren vesika ise ilk defa kendi dilimdeydi. Ben ancak şimdi ben
oldum.”[2]
‘’Nihayet
İstanbul’a ayağımı basıyorum. Bu mukaddes toprağı eğilip öpmek istiyorum. Ama
yol boyunca beni takip eden ajanlardan korkuyorum. Yan, ama öyle yan ki, alevin
gözükmesin. İstanbul’da topu topu on
saat kaldık. Şehri gezdik. İnsanlarla konuşmak istiyorum. Hal hatırlarını sorup;
onların kalbine yol bulup girmek istiyorum. Ancak onların bana meyli yok.’’
diyen şair İstanbul’u ziyaret ettiği dönemde sokakların bakımsız, marketlerde fiyatların
çok yüksek olduğunu, müzelerin tertibatının iyi olmadığını görür. İstanbul’un
bu durumunu gören şair hayal kırıklığına uğrar, o gece geç vakitte yatağından
kalkar, geminin güvertesinde ellerini göğe açarak: ‘’Ey Allahım! Sen Türkiye’nin
geçmişteki kudretini ve azametini geri ver.’’ diye dua eder. Vatanına,
Vahabzade’nin ifadesiyle, ‘’yürek ağrısıyla’’ dönen şair, bu seyahatten sonra
‘’İstanbul’’ adlı şiirini yazar:
Bugün bir ayağı Avrupa’dadır.
Bir ayağı Asya’da
Türkün.
Kulaklarında motor sesi,
Dilinde Kur’an sesi,
Türkün.
Zaman onu
dillendirir,
Asrın ahengine ses verir,
Düşünüp derinden;
Ancak babası çeker eteklerinden,
Çırpınır şehir
İkilik içinde.
Düğüm düğüm olmuş fikirler
Asrın keşmekeşinde.
Bir
şehirde buluşur
İki dünya, iki âlem.
Bulacaktır eminim,
Türkoğlu hak yolunu.
O, şimdilik seyreder
Sağını,
Solunu...
Yüreği şark yüreği,
Aklı Garp aklıdır
Türkün.
Bu tezattan sinesi dağlıdır.
Türkün.[3]
Türkiyeye
yapmış olduğu ziyaretten bu derece etkilenen Vahabzade, Sovyetler Birliği’nin
dağılmasıyla birlikte, sınırların açılmasından sonra, iki kardeş ülke
arasındaki ilişkilerin daha da artmasını ister. Sınırların açılmasıyla
yıllardır insanların çekmiş olduğu hasret sona erer. Vahabzade’ye göre, bu
süreçten sonra iki ülke arasındaki ilişkilerin her yönden ivme kazanması
gerekmektedir. Esas yapılması gerekenlerin bu aşamadan sonra gerçekleşebileceğini
ifade eden Vahabzade, kendisiyle yapmış olduğumuz bir söyleşide Azerbaycan-Türkiye
arasındaki münasebetlerin yeterli düzeyde olmadığı şu sözlerle ifade
etmektedir: ‘’Hem Anadolu Türkleri hem de Azerbaycan Türkleri ilişkilerimizin
daha sıkı olmasını arzu ediyorlar. Aydınlarımız bu konuda daha da istekli görünüyorlar.
Maalesef ilişkilerimiz arzu edilen seviyede değil. Bu ilişkiler, devlet
nezdinde olmalı. Türk tiyatroları buraya gelmeli, bizim tiyatrolarımız
Türkiye'ye gitmeli. Her şey kültürle olur. Kültürel yakınlık olmadıktan sonra
hiçbir şeyin gerçekleşmesi mümkün değil.
Fizik
sahasında Azerbaycan'da büyük âlimler var. Bu ilim adamlarıyla Türk fizikçiler
beraber çalışmalı. Bu çalışamaların merkezi Ankara olmalıdır. Yılda birkaç kez
akademisyenler toplanıp, ortak çalışmalar yapmalılar.
Ayrıca
Azerbaycan edebiyat tarihi olmamalı. Umumi Türk Edebiyat Tarihi yazılmalıdır.
Bunun yanında Genel Türk Sanat Tarihi, Umumi Türk Tarihi kaleme alınmalıdır.
Bunlara Türk dünyasının ağabeyi durumunda olan Türkiye'nin ön ayak olması
gerekir.’’[4]
Vahabzade,
ilişkilerimizin seyriyle ilgili düşüncelerini bu cümlelerle ifade eder. Diğer
taraftan Türkiye ve Türkî cumhuriyetleri yakından ilgilendiren bir tartışmaya,
ortak dil tartışmalarına o da katılır. Vahabzade, Türkiye ve diğer Türkî
cumhuriyetlerle olan alakaların daha da yaygınlaşması ve bu ilişkilerin
seyrinin daha kolay olması için, dilde birliğe gidilecek çalışmaların
artırılması yönünde ülkeler nezdinde girişimlerde bulunulmasını gerektiğini
vurgular. Bu bağlamda Türkî cumhuriyetlerde, dolayısıyla da Azerbaycanda ve Türkiye’de,
kullanılan ortak kelimelerin işlerliğinin artırılması yönünde özellikle
dilcilere önemli görevler düştüğünü belirtirken, bu birliğin ne şekilde
başlatılacağını da şu sözleriyle işaret eder: ‘’Aydınlarımız şimdiden çalışmaya
başlamalılar. Azerbaycan Türkü, Türkiye'de bugün konuşulan bazı kelimeleri
anlamakta zorluk çekiyor. İlim adamlarımız ortak dil hususunda çalışmalar
başlatırken, diğer taraftan kullandığımız ortak kelimeler dilden atılıyor.
Azerbaycan'da ''okul'' kelimesini bilen çok azdır. Bunun yerine niçin
''mektep'' kelimesi kullanmıyoruz. Bunlar önemli meseleler. Mektebe, muallime
dönmeli. Benim atam mektep demiş, okul dememiş. Bu konuda Türkiye ağabeylik
yapmalıdır. Bu alanda yapılabilecek bir diğer çalışma da ortak dil projesidir.
Ortak bir lügat hazırlanmalıdır. Türklerin kullandıkları ortak kelimelerin
işlerliği artırılmalıdır. Biz bugün Azerbaycan Türkçesi'nde ''dilekçe'' yerine
‘’eriza’’ kelimesini kullanıyoruz. Bu güzel bir kelime değil. Bu kelimenin
yerine dilekçe kullanılmalıdır. Aynı şekilde size yabancı dilden geçmiş
''anahtar'' kelimesi var. Bizde bunun karşılığı ''açar'' kelimesidir.
Özbeklerin, Kırgızların ve Kazakların kullandığı bu kelime niçin bütün Türk
dillerinde ortak olmasın. Bu mesele bir iki yılın işi değil. Biz bunu şimdiden
başlatmazsak, gelecek nesil bizim yüzümüze tükürecek.’’[5]
İlim ve
kültür arasındaki ilişkilerin olması gerektiği seviyeyi işaret eden Vahabzade, birçok
şiirinde Türkiye’ye olan sevgisini de dile getirmiştir. Gördüğü ya da duyduğu
bir olaydan ilham alan şair, dizelerinde ülkemize olan sevgisini terennüm
etmiştir. İki kardeş ülkenin her zaman
zor günlerinde birbirlerinin yanında olduğuna işaret eden Vahabzade, 1999
yılında ülkemizi derinden sarsan Marmara depremine bir Türkiye vatandaşı gibi
üzülür, ona bu üzüntü ‘’Deprem’’ şiirini yazdırır. Şair duygularını sözü edilen
şiirde şöyle ifade eder:
İşitince
ata yurtta depremi,
Aktı
yaşım, döndü başım Türkiye.
Her
derdimin, her gamımın ortağı
Can kardeşim, can kardeşim, Türkiye
Var
mı kaza, var mı bela bu kadar?
Seninleyiz
biz ki ömür boyunca
Facianı
biz uzaktan duyunca,
Gözlerimden
aktı yaşım, Türkiye.
Öz
hükmü var her zamanın, her anın,
Yaman
günde yanındayız biz senin
Ana
yurtta vatanımsan, vatanım,
Vatanımda vatandaşım, Türkiye.
Tarih boyu bu ahdimiz sarsılmaz,
Türk milleti har olmamış, har olmaz.
Her beladan Türkün beli kırılmaz.
Sen benim can sırdaşım, Türkiye.[6]
Türkiyeyi
derinden etkileyen depreme karşı teessüratını bu dizelerle ifade eden şair, iki
ülke arasındaki sarsılmaz sevgi ve kardeşlik bağlarının hangi temeller üzerine
bina edildiğini Azerbaycan-Türkiye şiirinde dile getirmektedir:
Bir
ananın iki oğlu
Bir
ağacın iki kolu
O
da ulu, bu da ulu
Azerbaycan-Türkiye
Dinimiz
bir, diliniz bir
Ayımız
bir, yılımız bir
Aşkımız
bir, yolumuz bir
Azerbaycan-Türkiye
Anayurt’ta
yuva kurdum
Ata
yurda gönül verdim
Ana
yurdum, ata yurdum
Azerbaycan-Türkiye
Bunların
yanında iki ülke arasındaki gidiş gelişlerin sıklaşmasıyla birlikte bazı
olumsuzlukların da yaşanılması kaçınılmaz olmuştur. Bu süreçle birlikte Vahabzade’nin
ifadesiyle ‘’Pazar Sohbetleri’’ de artmaya başlar. Azerbaycan’dan, Türkiyeye
gelen bazı tüccarların istedikleri malları istedikleri fiyata alamayınca
rahatsızlıklarını dile getirirler. Bu rahatsızlık basında da işlenince
Vahabzade bundan rahatsız olur. Bu tartışmaların yaşandığı dönemde şair, hem
Azerbaycan vatandaşlarına, hem de kanı bir, canı bir kardeşlerimiz diye
nitelendirdiği Türkiyelilere seslenerek, bu tür basit meseleleri
büyütmemelerini salık verir. Alçak adamların her yerde olabileceğini söyleyen
şair, bu durumun altmış milyonluk Türkiye ve yedi milyonluk Azerbaycan’a ait
olamayacağını ifade eder.[7]
Vahabzade,
Türkiyedeki gelişmeleri yakından takip etmektedir. Şiirlerini Türkiye Türkçesine
aktarmak için beraber çalıştığımız dönemde, evine, Türkiye’de çıkan kitap ve dergilerin
sürekli gelmesi ve bu eserleri altını çizerek okuması benim dikkatimi çeken bir
husus olmuştu. Türkiyede çıkan yazılardan etkilenen şair, altını çizdiği
satırları bazen bana zevkle okur. Türkiye’de bu derece kalem erbabı insanların
olmasına sevindiğini ifade ederdi. Bu eserleri titizlikle okuduktan sonra çevresindeki
insanlara, Türkiyedeki yayımlanan bu çalışmaları göstermesi, onun, Türkiye’ye
olan bağlılığını göstermesi açısından dikkat çekicidir.
Türkiyedeki
aydınları yakından takip eden Vahabzade, Türk insanının heyecan duyduğu ve
zevkle okuduğu eserleri beğenir, dikkatlice okur. O, 1977 yılında Yavuz Bülent Bakiler’in ‘’Yalnızlık’’
adlı kitabını okur ve bu kitapta bulunan ‘’Unuttuğumuz İnsanlar’’ başlıklı şiir, Vahabzade’nin duygu ve düşüncelerinin tercümanı
olur. Bu şiiri okuduktan sonra‘’mənim qəlbimdən xəbər verdi arzumun eks-sədası
oldu.’’ diyen şair, Bakiler ile aynı
düşünceleri paylaştığını belirtir.
Vahabzade’nin sözünü ettiği dizelerde Yavuz Bülent Bakiler duygularını
şu mısralarla dile getirir:
Ben, çilesi çekilmemiş bir türkmen
Ben, her
sabah ciğerinden kurşun yiyen bir yetim,
Çaresizlikler
içinde sizi düşünüyorum,
Ey esir
insanlar diyarında
Benim
esir milletim,
Ve ey kafkas
dağları ardında
Bayraksız
memleketim.
Yavuz Bülent Bakiler’in ıstırabını çektiği ve bu konuda çaresizliğini beyan ettiği mesele, kendisi gibi aynı dertlerden mustarip olan Vahabzade’nin eserlerinde de işlenir. Yavuz Bülent Bakiler’in sözünü ettiğimiz mısralarının Azerbaycan’da da aksiseda bulması duygu ve düşüce yönünden iki ülke aydının aynı kaynaktan beslenmesini göstermesi açısından önem arz etmektedir. Yavuz Bülent Bakilerin eserlerini okuyan ve bu eserlerden etkilenen şair, kendisine sorduğu ‘’Bu yangı hardandır?’’ sorusunun cevabını, Bakiler’in; milli varlığına, milli köküne, soyuna, tarihine, diline, dinine sarsılmaz bağlarla bağlanmasında bulur.[8]
Vahabzade’nin,
Türkiye’de en çok sevdiği şairlerden birisi de, ‘’Onun şairliği akidesinden
gelir.’’ diye nitelendirdiği Mehmet Akif Ersoydur. Mehmet Akif’in ‘’Çanakkale Şehidlerine’’ adlı şiirini
okurken;
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın,
‘’Gömelim gel seni tarihe’’ desem sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitap.
Seni ancak ebediyetler eder istiab.
Mısralarına
geldiğinde gözyaşalarını tutamayıp ağladığına şahid olduğumda onun Akif’ten bu derece
etkilendiğine şaşırmıştım. Akif’in mısralarına gözyaşı döktüğünde, bir istiklal
şairinin, diğer bir istiklal şairinin mısralarına ağlaması beni çok
etkilemişti. "Çanakkale Şehidlerine" ve "İstiklal Marşı"na hayran olan Vahabzade, Mehmet Akif’i, Türk
ruhunun, Türk tarihinin, Türk medeniyetinin tecellisi olarak görür ve bununla da
gurur duyar.
Mehmet
Akif’in eserlerinden bu derece etkilenen şair, Türkiye’de tartışılan meselelere
de bigane kalmaz. 1973 yılında Türkiye’de yayımlanan ‘’Varlık’’ dergisinde Zeki
Eyüboğlu’nun ‘’Ölü Edebiyat’’ adlı makalesi yayımlanır. Makalede, Klasik
edebiyatın, özellikle de Fuzuli’nin dilinin zorluğundan, onun taklitçiliğinden,
Klasik edebiyatın gerekli olup olmadığından bahsedilir. Vahabzade, aynı derginin Şubat 1973’te çıkan
sayısında, Eyüboğlu’na cevap niteliğinde bir makale kaleme alır. Çalışmasında,
Klasik edebiyatın önemine değinen şair, Eyüboğlu’na şöyle seslenir: ‘’Bu
satırları yazarken bana öyle geldi ki, Nesimi ve Fuzuli yüce bir kayanın
zirvesine çıkmış, Eyüboğlu’nun saldırısına, benim de savunmama gülüyorlar. Onun
için ki bu şahsiyetlerin Eyuboğlu gibilerin saldırısından korkusu benim
gibilerin de savunmasına ihtiyacı yoktur... O aşağıdan yukarı, kayanın
zirvesinde olanlara saldırıyor. Bu konuda halk ne güzel söylemiş: Yel kayadan
ne aparır?’’[9]
Türkiye ve
Azerbaycandaki ortak değerlerin çok olması ve bu değerlerin gün yüzüne çıkması
şairi duygulandırmaktadır. Vahabzade’nin kendisinden dinlemiştim. Şair,
rahmetli Ahmet Kabaklı’nın daveti üzerine Türkiye’ye gider. İstanbul’da birkaç
gün konuğunu ağırlayan Kabaklı, Vahabzade’ye bir gün sonra Ankara’ya gitmek
için uçakta iki kişilik yer ayırttığını söyler. Vahabzade de Kabaklı’ya uçakla
değil de kara yoluyla gidip gidemeyeceklerini sorar. Kabaklı’dan bu konuda
olumlu cevap gelince, İstanbul’dan Ankara’ya kara yoluyla gitmeye karar
verirler. Yola çıkmadan önce Vahabzade eline bir kalem bir de defter alır.
Yolda levhalarda gördükleri yer isimleri teker teker kaydeder. Bu isimlerin birçoğunun
Azerbaycan’da, hatta kendi memleketi
olan Şeki’de yer ismi olarak kullanıldığını görür. Ortak toponimlerin bu kadar
çok olmasına sevinen şair, yolda mola verdiklerinde Kabaklı’dan izin ister
hemen yanlarında kendileri gibi mola vermiş olan yolcuların masasına selam
verip oturur. Oradaki yolcularla biraz sohbet ettikten sonra kendisini
tanımadıklarını anlayan Vahabzade, masasına konuk olduğu Türkiye’li yolculara
kendisinin nereli olduğunu sorar. Onlar da Vahabzade’yi tanımadıkları için
konuşmasından Kars’lı ya da Ardahan’lı olabileceğini söylerler. Şair, yolcuların
vermiş olduğu bu cevaba çok sevinir.[10]
Şairi
etkileyen bu olayların temelleri, iki ülke insanının sarsılmaz bağlarla
birbirine bağlanmasına dayanmaktadır. Her dönemde tazelenen vefa numunesi
diyebileceğimiz olaylar, haliyle, iki ülke insanını daha da birbirine
yakınlaştırmaktadır. 1918 yılında Ermeniler ve Ruslar birlikte Azerbaycan’da
halkı katletmeye başladıklarında Azerbaycan hükümeti, Osmanlı devletinden
yardım ister. O dönemde, Nuri Paşa komutasında bir orduyla Azerbaycan’ın yardım
talebine cevap veren Osmanlı devleti, Ermeni ve Rusların işgal ettiği
toprakları Azerbayacanlı ve Türk askerlerden oluşan Kafkas İslam Ordusu
sayesinde tekrar istiklaline kavuşturur. Tabiî ki bu topraklarda binlerce asker
şehid verilerek bu başarı sağlanır. Bugün,
Anadolulu’dan Azerbaycan’lı kardeşlerinin zor günlerinde yanında olmak
için gelip bu topraklarda canını veren binlerce asker, medfûn bulunmaktadır. Bunlardan
birisi de Şamahı sınırları içerisindeki Acıdere mevkiinde bulunan Türk subayının
kabridir. Azerbaycanlı kardeşleri için canını veren Türk askerine Vahabzade, yazdığı
bir şiirle vefa borcunu yerine getirir. Şair bu şiirinde duygularını şöyle
ifade eder:
Yolun
kenarında tenha bir mezar
Üstünde
ne adı var ne soyadı.
Ey
yolcu, arabanı eyle bu yerde
Soruş
kimdir yatan tenha yerinde
O
bir Türk zabiti kahraman, metin
Doğma
kardeşine yardıma geldi.
Kırgına
tutulan milletimizin
Haklı
savaşına yardıma geldi.
Uzakdan
hay verip senin sesine
Geldi,
geldi dönmedi öz ülkesine.
Düşman
saflarını o, soldan sağa
Biçip
destesiyle cepheyi yardı.
Toprağın
uğrunda düşüp toprağa
Senin
toprağını sana gaytardı.
Özü
koruduğu, hem can verdiği
Yolun
kenarında defnedildi o.
Uğrunda
canını kurban verdiği
Toprağı
özüne vatan bildi o,
Yolcu
arabanı bu yerde durdur.
O
mezar önünde sen tazim eyle
Secde
kıl, dua ver onun ruhuna
Ayak bastığın
yer borçludur ona.
Vahabzade’nin
eserlerinde de görüldüğü gibi, Türkiye onun gözünde kendi ülkesi kadar azizdir.
Türkiyenin mutlu gününde sevinen, üzüntülü günlerinde, Türkiye vatandaşı bir
ferd gibi kederlenen şair, Türkiye’nin istikbaldeki yerinin dünyadaki müreffeh devletlerarasında
olmalıdır diyerek, Türkiye’nin dünyadaki büyük devletlerden birisi olmasını arzu
etmektedir. Onun, "Tek arzum, yirmi birinci yüzyılda
Türkiye’nin dünya muvazenesinde sözü geçen, dünyanın en güçlü devleti olmasıdır." demesi, Türkiye’ye olan sevgisinin derecesini
gösteren en güzel ifadedir.
Kaynaklar:
[1] Vahabzade, Bahtiyar, Vatan
Millet Ana Dili, Ankara 1999, s. 74.
[2]Vahabzade, Bahtiyar,
Ömürden Sayfalar, Ötüken Yayınları, İstanbul 2000, s. 263-265.
[3] Vahabzade, Bahtiyar, age,
Ankara 1999, s. 52.
[4] Karaman, Erdal, Bahtiyar
Vahabzade ile Dil Kültür ve Tarih Üzerine Söyleşi, Jurnal Of Caucasian Studies,
Number 1 Fall 2004, s. 11.
[5] Karaman, Erdal, age, s.13.
[6] Vahabzade, Bahtiyar, Akıl
Başka Uzak Başka, Azerneşr, Bakı 2000,
s. 171.
[7] Zaman Gazetesi, 20 Mart
1993
[8] Vahabzade, Bahtiyar, Yanan
da Men Yaman da Men, Bakı 1995, s. 129.
[9] Vahabzade, Bahtiyar, age,
s. 201.
[10] Kendisyle görüştüğümüz
dönemde anlattığı bir hatıra.

Hiç yorum yok :
Yorum Gönder