İlkbaharın, Bakü’ye merhaba
dediği ilk günlerdi. Güneşin ilk ışıkları, bu güzel bahar sabahında hoş bir misafir
gibi pencereye vurmaya başladığı demlerde, odada tatlı bir sıcaklık bütün
bedenimizi sarmaya başladı. Yeryüzünü aydınlatan ilk şualarla birlikte, bu
bahar sabahında bahçedeki kuşların cıvıltıları da sabahın erken saatinde
üzerimizdeki mahmurluğu çabucak atmamızı kolaylaştırırken, ocağın üzerindeki
çaydanlıktan çıkan buharlar, tatlı bir musiki namesi gibi mutfağa yayılıyordu. Çaydanlıktan
üfül üfül havaya karışan buhar, sabahın ilk saatlerinde içimizi ısıtırken,
kahvaltı hazırlıklarıyla başlayan yeni günde bizi tatlı bir telaş sarıverdi.
Rüzgârların
dövdüğü, küleklerin şehri Bakü’ye, ilkbaharın kadem bastığı, kıştan kalan soğuk
günlerin pılını pırtısını toplayıp gitmeye hazırlandığı bu güzel günde, güneşin,
insanın içine huzur veren ışıkları yeryüzünü cömertçe kaplarken, bahçede, bir
anne nefesinin yumuşaklığında ve sıcaklığındaki rüzgârın, yüzümüze buseler
kondurması baharın geldiğini tasdik ediyordu.
Bu
güzel bahar sabahında, goncaların her an açmak için hazır vaziyetleri, tomurcukların
patlamaya ramak kalmış halleri, topraktan buhar buhar yağmur katrelerinin göğe
yükselmesi, bahçedeki çiçeklerin bir derviş mahcubiyetinde boynunu büküp güneşe
doğru yönelmeleri, güllerin taze açılmış yaprakları üzerindeki şebnemler bahara
ayrı bir güzellik katıyordu.
Kıştan
kalan soğuk ve rüzgârlı hava yerini, güneşli ve ılık bir havaya bırakırken,
yeni mevsime alışmamız daha kolay oluyor rüzgârların şehri Bakü’de. Bu güzel bahar sabahında yeni bir güne
başlamanın verdiği sürurla hazırlıklara başlıyorum.
Evdeki
hazırlıklarımızı tamamladıktan sonra Bakü’nün eski sokakalarından üniversiteye
doğru yol almaya başlıyorum. Sokakların canlandığı, birçok insanın işine
yetişmek için sağa sola koşuştuğu sabahın erken saatlerinde, Bakü’de, adeta hayat
yeniden başlıyor, dünya yeniden kuruluyor gibi bir hava hâkim. Bu manzaralar
eşliğinde üniversiteye daha çabuk ulaşmak için sabahın erken saatlerinde ara
sokaklara dalıyorum.
Eski
evler arasındaki yürüyüşümüz bize tatlı bir nostalji yaşatırken birçok insanın
bu evlerden hayata veda ettiği gayriihtiyari beynimde zonklamaya başlıyor.
Bunları düşünürken evlerin, yılların yorgunluğunu üzerinde taşıyan yaşlı bir
insan misali duruşları dikkatten kaçmıyor. Özellikle, eski binaların yıkılmaya
ramak kalmış halleri, ara sokaklardan geçen benim gibi birçok insanı endişeye
sevk edebileceğini elimde olmadan düşünmeye başlıyorum. Dar sokaklarda yol
alırken her kıvrımın sonunda yarı yıkılmış duvarların, rükûa eğilmiş çatılarının,
insanı korkutmaya çalışan yaramaz çocukların duvar arkasından ²peh² der
gibi duruşundan kendime hemen çeki düzen verme lüzumunu hissediyorum.
Bu
sokakların arasındaki inişli çıkışlı, patikaya benzeyen yollarda yürürken bir
anda kendimi memleketimde hissediyorum. Evlerin eski oluşu, duvarlarından
toprakların her an dökülmek üzere inişe geçmiş halleri, bana, memleketimi hatırlatırken,
acaba diyorum, bu binalar dile gelse yüzyıllardır neler gördüğünü anlatmaya
başlasa, kim bilir nice mutlu sonları, nice dramatik hadiseleri hikâye ederdi
diye düşünmekte kendimi alamıyorum. Konuşup dile gelseler, eminim, yüzyıllardır
bu coğrafyada gerçekleşen olayları heyecanla bize aktarırdı demekten kendimi
alamazken, sokak aralarında evlerin durumuna göre şekil almış dar yollarda yürüyüşüm
devam ediyor. Güneş ışınlarının her tarafı altın sarısı bir renge boyadığı bu
saatlerinde evler arasında ilerlerken zihnimde düşünceler de daldan dala konan
bir kuş misali oradan oraya atlıyor.
Yürümekten
zevk aldığımdan olsa gerek, yolun uzunluğunu bile fark edemiyorum. Bundan
olacak ki, her bahar sabahında, uzun da olsa, yirmi yirmi beş dakikalık yolu
katetmek bana zor gelmiyordu. Hem yürüyor hem de o günkü anlatacağım dersleri
zihnimde tekrar ediyordum. Böylece sabah sporunu yaparken anlatacağım konulara
da baharın bu güzel vaktinde son şeklini alıyordu.
Gözümün
önüne memleketimin baharları bir bir gelirken gayriihtiyarî iç geçirmeler de peşi
sıra birbirini takip ediyor bu güzel bahar sabahında. ²Gurbette ne kadar ağır
olurmuş memleketimin baharlarından uzak olmak.² diye hayıflanmaktan
kendimi alamıyorum. Azerbaycan’da, insanların bize çok yakın olması bu diyarda
omuzlarımızdaki gurbetin ağırlığını, bir nebze hafifletse de, ilkbaharın bu
topraklara kadem bastığı bu demlerde, memleketi düşünmemek, memleket hatıralarını
yâd etmemek ne mümkün.
Bütün
bunlara rağmen kanı bir, dili bir, dini bir Azerbaycan’lı kardeşlerimizin
olduğu bir yerde hizmet etmek, buradaki insanlarla ortak değerlerimizi tekrar
paylaşmak ne güzel diye düşünüyor, kardeşliğin dostluğun iyi günde kötü günde
beraber olmanın gerektiği beynimde fevaran ederken rahatlayıveriyorum. Yoksa
bize ders kitaplarında yıllardır, okutulan "Orada bir köy var uzakta gitmesek de gelmesek
de o köy bizim köyümüzdür."
dizelerinde olduğu gibi bir dostluk anlayışının satırlarda kaldığı, icraata
dökülmediği bir anlayışla nereye varılabilirdi, düşüncesi omuzumuzdaki gurbetin
yükünü hafifletmeye yetiyor da artıyor bile bu bahar sabahında.
Bunları
düşünürken baharın hafiften içimizi ısıtmaya başladığı şu günlerde duygu ve
düşüncelerimiz de mevsimin güzelliğine göre şekillenmeye başlıyor. Bu güzel
bahar gününde tabiatın uyanmaya başladığı, dışarısının insanları cezbettiği
demlerde, bu mevsimin verdiği sürurla birlikte hayallerimiz de zenginleşmeye
başlıyor. Önümüzdeki uzun bir dönem için zihnimde planlar yapmaya başlıyorum.
Bir taraftan derslerimi verirken diğer taraftan da o yıl yapacağım çalışmaları
sıralıyorum hayalimde. Her ne kadar hayal âleminde bu çalışmaları bir bir
sıralasam da gerçek âlemde tabii ki bunların vücut bulması o kadar kolay olmayacak.
Hayalimden o yıl gireceğim kpds
sınavı için hazırlık yapıyorum. Bu imtihana girdikten sonra doktora sınavlarına
rahat girebileceğim aklıma geliyor. Bu sorunu o kadar kolay hallediyorum ki
zihnimde, hayalimde çözdüğüm bu problem beni rahatlatıveriyor.
Bu
durumdan memnun olmalıyım ki, hayallerimin önüne geçemiyor devam ediyorum.
Önümüzdeki yıl doktora derslerini alıyor, yeterlilik sınavını da bir çırpıda
verip teze bile başlıyorum. Tez de kolayca bitiveriyor tabii ki bu süratle. Nasıl
olsa bu düşüncelerimin önüne geçen hiçbir engel yok. Önüme gelen bütün
engelleri bir bir aşıyorum hayal âleminde.
Tabii
ki bunlarla kalmıyor muhayyilemdeki meseleler, yol uzun kimsenin de mani olmadığına
göre… Tezi bitirmişim bile. Bu defa da hazırlamayı düşündüğüm kitaplar bir bir
gözümün önüne geliyor, onları da tamamlıyorum aynı aşk ve şevkle. Kitapların
hazırlanması da bir çırpıda zihnimde gerçekleşiveriyor.
Hayal
bu ya, gerçekleşmese de, kurmamızda bir beis olmadığına göre devam ediyorum.
Memleketim aklıma geliyor bu defa. Yazın evime döndüğümde annem ve babamla ilk
karşılaştığımız sahneyi kurgulayınca, mutluluğum, adeta sihirli bir değnekle
ziyadeleşiveriyor.
Bu
hayallerle yol almaya devam ederken uzun bir sokak arasından sonra bir meydana
çıkıyor yolumun sonu. Bir kuş misali daldan dala konan hayallerim dur durak
bilmiyor. Bunları düşünürken sabahın erken saatlerinde bir evin önünde
toplanmış bulunan insanlara gözüm ilişiyor. Sabahın ilk saatlerinde bu kalabalığın
sebebi nedir diye düşünmeye başladığım sırada, insanların arasında siyah örtülü
bir tabutun olduğunu farketmem geçikmiyor. Tabuta, kalabalığa yaklaşınca bir
anda ayaklarım yere basıyor adeta. İnsanların yüzlerinde ölümün gerçek yüzünü aksettiren
ifadeler hemen fark ediliyor. Baharın ilk günlerinde son yolculuğa hazırlanan
ismini bile bilmediğim; ama bu haliyle ciltlerce kitabın bile anlatamayacağı
bir hakikati çok kısa bir sürede kulağımıza fısıldayan merhume, bizi tekrar
gerçek âleme davet ediyor. Bu manzarayla birlikte, adeta, ayaklarım yere
basıyor.
Bunca
insanın bir araya toplanıp fani âlemden baki âleme yolculuk için hazır
bulunmaları içimde fırtınaların kopmasına yetiyor haliyle. Bu manzara
karşısında adeta kendime gelirken bir kez daha hayatın gerçekleriyle
yüzleşmenin verdiği duygularla yoluma devam ediyorum.
Siyah
örtülü tabut zihnimde bıraktığı tesirle, biraz önceki hayallerime koskoca bir
virgül korken, bu hülyaları neş vü nema bulacağı başka baharlara saklıyorum
elimde olmayarak. İster istemez aklıma ebediyete yolcu edilen, ismini
bilmediğim bir fâninin durumu kulağıma "Bu âlemde hoş bir seda bırakabilirsen
ne mutlu." diye fısıldayıveriyor. O gün akşama kadar kalbimdeki burukluğun
yüzüme yansımış halini benimle konuşanların yüzlerine yansıyan ifadelerde seziyor,
içimdeki farklı düşüncelerin karşılaşmasının vermiş olduğu hisle akşama kadar
etrafımdaki her şeye fani gözüyle bakmaya başlıyorum. Ağzımın tadını kaçıran
hayatın gerçeği ölüm, beni, o gün farklı bir âleme alıp götürürken binlerce
sultanın padişahın herşeyini geride bırakıp gitmesini aklıma getiriyor.
Hayallerimi
sekteye uğratan bu olayla birlikte kendime gelirken, kulaklarımda dünyanın
geçici olduğu, bir gölgelik misali terkedileceği sözleri geliyor. Kendime çeki
düzen verme lüzumunu hissediyorum.

Hiç yorum yok :
Yorum Gönder