Translate

28 Mart 2015 Cumartesi

Azerbaycan'da Şehit Olan Türk Askerlerinin Hatırlattıkları




            Anadolu; kökleri toprağın derinliklerine kadar uzanmış, her bir kolu toprağın en ücra köşesine nüfuz etmiş; dalları, dünyanın dört bir tarafına kökünden aldığı kuvvet ve bereketle serpilmiş dev bir çınar ağacı gibidir. Bu ağacın dallarından sağa sola cömertçe serpilen tohumlar, yeri ve zamanı geldiğinde, tıpkı, baharların muştusu kardelenler gibi ter ü taze başlangıçların müjdesini verirler. Dünyada, bu bereketli topraklardan serpilen çınardan nasibini almayan çok az yer vardır. Afrika’dan Avrupa içlerine, Avrupa’dan Balkanlara, Balkanlardan Kafkaslara, Kafkaslardan da Kore’ye Endonezya’ya kadar, dünyanın en ücra köşelerinde, Anadolu’dan çıkıp bu diyarlarda destan yazan binlerce isimsiz kahramanın izini görürsünüz.
            Azerbaycan da bu yönüyle Anadolu’nun bağrından kopup gelen binlerce yiğidi topraklarında ağırlarlayan münbit bir mekândır. Binlerce Türk askerinin medfun bulunduğu bu topraklarda, onlar aziz bir misafir olarak muamele görür senelerdir. Uzun yıllar Anadolu’nun temsilcisi gibi, sessiz halleriyle soydaşlarının topraklarında huzur içerisinde yatan bu yiğitler, sınırların kapatıldığı bir devirde, Azerbaycan’da, Anadolu’nun gönüllü elçiliğini boyunlarına alırlar fahri olarak. Sözünü ettiğimiz dönemde bihakkın vazifesini eda eden, Azerbaycan’ın farklı yerlerinde yükselen şehadet nişanesi bu kabirler, Anadolu ve Azerbaycan arasına set çekilmeye çalışıldığı bir vakitte, Anadolu’yu yâddan çıkartmak isteyenlere inat, "Biz burayız." diye haykırırlar sessiz çığlıklarıyla. Onlar bu halleriyle bile ülkemizin sesi sedası olurlar her dönemde. Hiçbir zaman Anadolu’nun yâdlardan sökülüp atılmasına izin vermezler.
            Azerbaycan’ın ıssız topraklarında ansızın karşınıza çıkan bu kabirler, sessiz ve mahsun halleriyle, sanki "Nerede kaldınız." der gibi size kuçak açarlar. Bu coğrafyaya yıllar önce gelip canlarıyla bir devre damgasını vuran bu kutlu insanlar, ziyaretçilere kılavuzluk eder, bu diyarın her bir köşesinde. Kendi ülkelerindeymiş gibi, huzur içerisinde mahşere dek uykuya dalmış halleriyle, size içten bir selam sunar mahsun bir eda ile.
            Azerbaycan’ın içlerine doğru yol almaya başladığınızda etrafı taşla çevrilmiş, üzerine Türk bayrağı asılmış birçok mekân, içinizden gayriihtiyarî birşeyler alıp görürüverir. Onlarca isimsiz kahraman, bu topraklarda yolculuk yaparken, kurduğunuz hayallerin arasına birden dalıverir. Hüzünlü ve bir o kadar da tatlı bir hayal, Azerbaycan’ın içlerinde kıvrım kıvrım dolanan yollarda, sizi içten içe sardıkça, kendinizi daha huzurlu daha tatlı bir âlemin eşiğinde buluverirsiniz. Bu duygular eşliğinde yol alırken, içinizdeki çoşan duygular, iç geçirmeler şeklinde tezahür eder dışarıya.  Sizi derinden saran tatlı bir hayal mutlu etmeye yeter de artar bile bu topraklarda.  Yol boyunca size eşlik eden isimsiz mezarlar, ıssız yollarda kulağınıza, "Korkma senin böyle bir geçmişin var." der gibi sırtınızı sıvazlayan bir pirifâni olup çıkıverir hülyalarınızda. Yolların kat edildiği hengâmede hisleriniz sizi alıp da uzaklara götürürken, şanlı bir mazinin sayfalarında gezersiniz. Anadolu’da hayranlıkla anlatılan, dinlediğinizde göğsünüzü kabartan ecdadımızın kahramanlık hikâyeleri, bu manzarayla birlikte bir bir zihninizde canlanırken, bu defa bir dönemde hayallerimizi süsleyen kahramanlar, adeta, bu kabirlerle mücessem bir hal alıverir.
            Bu duygular eşliğinde içinizde sizi farklı âlemlere alıp götüren duygular çoşar. Etrafınızdan gelip geçen araçları bile fark edemezsiniz. Bir an olsun dalmış olduğunuz bu güzel hayaliniz kesilse, içinizden bir ses, ısrarla, biraz önce zihninizi tatlı bir name gibi kaplayan ecdat hatırası hülyalara davet eder.  Aklınıza Anadolu’nun bilmem hangi köyünden, anne babasından, nişanlısından ayrılan, bir kez helalleşip ayrıldıktan sonra da bir daha yıllarca kendisinden haber alınamayan bu yiğitler, size farklı duygular tattırırken, Anadolu’da yakılan yemen türkülerinin, acıklı gurbet havalarının, hangi halet-i ruhiye ile söylendiğini bir daha derinden derk edersiniz. Bu kabirler bir bir gözünüzün önünden geçtikçe. Acıklı Anadolu türkülerindeki "Burası muştur yolu yokuştur, giden gelmiyor acep ne iştir?" mısralarının bu manzara karşısında hangi duygu ve düşüncenin bağrı yanık insanlara söylettiğini bir kez daha düşünmeye başlarsınız. İsimsiz bu kabirlerle, yıllardır dinleyip de bizi kederlere gark eden bu sözler, en derin anlamını kazanıverir.
            Bu taployla birlikte türkülerdeki hasret kokan, gurbet esintileriyle örülü mısralar zihninizde şekillenirken, Anadolu türkülerindeki acıklı ayrılık hikeyeleri içinizi bir kez daha derinden burkuverir. Yaralı bir yürekten süzülüp gelen bu dizeler, Azerbaycan içlerinde sessiz sedasız kabirlerle daha bir anlam kazanıverir. Bunca yıl geçmesine rağmen söylendiği günkü gibi yanık oluşu, hüzünlü bir gurbet hatırasının izlerini taşıyor olması, sizi kederlendirmeye yeter de artar bile. Kulağınıza ötelerden birşeyler fısıldayan bu mezarlar sizi alıp farklı âlemlere götürürken sizi içten içe saran hülyalarla birlikte gayriihtiyarî kederleniverirsiniz. Binlerce insan, binlerce anne baba, binlerce yakın düşünüldüğünde onca insanın bu kederden nasibini kana kana aldığı gelir aklınıza. Anadoludaki ayrılık hikâyelerini konu alan, yaralı bir yürekten sızıp gelen, mısralarında ilmek ilmek hasret örülü, ayrılığın izlerini taşıyan ağıtların yakılması en derin anlamını kazanır bu düşüncelerden sonra. Elinden hiçbir şey gelmeyen kaderine razı olan bu insanların içlerindeki dayanılmaz acıyı bu defa türkülerin namelerine, yakılan ağıtların mısralarına yükleyip teselli oldukları aklınıza gelir. Böylece acılarını, bir nebze de olsa, bu şekilde hafifletmeye çalıştıklarını düşünmeye başlarsınız.
            Bu kabirlere yaklaşıp baktığınızda mezar olduğu işaret eden taşlardan ve Türk bayrağından başka bir şey göremezsiniz. Bu şehidin ne ismi vardır, ne de soyadı. Bu haliyle, adeta, "Ey Azerbaycanlı kardeşlerim! Sizin için geldim, canım pahasına da olsa sizin canınıza kasdedenlere verilmesi gereken dersi vermek için buradayım." derken bütün bunları hiçbir beklenti içerisine girmeden yaptıklarını, mahsun ve sade halleriyle kulağınıza fısıldayıverir. Başuçlarında isimleri bile olmayan Anadolu’nun, belki, adını bile duymadığınız bir köyünden çıkıp gelen hasbi insanların yaptıkları karşısında kendi halimden utanarak kabirlerin yanından uzaklaşırken, diyergam şehitlerimizin kulaklarımıza fısıldadığı bu hakikat karşısında bir kez daha saygıyla eğiliyor, onlara olan hayramlığım, Azerbaycan’ın içlerine doğru kıvrılan bu yollarda daha da ziyadeleşiyor. Haberleşme imkânının geliştiği bir devirde, bin defa arkamıza bakarak çıktığımız gurbet yolculukları aklıma geldiğinde ismini bile bilemediğim; ama bir amaç uğruna yurdunu yuvasını, her şeyini, bir çırpıda, bir daha görmemek üzere geride bırakan bu şehitlere hayranlığım artarken, onlara olan muhabbetim uzayan yollar ayrı bir boyut kazanıveriyor.
            Şehitlerimizi rahmetle anarken bu insanları harekete geçiren düşünceye takılır bu defa da hayallerim. Bu isimsiz kahramanları Azerbaycan’a getiren sebepler aklıma gelirken, yol kenarındaki isimsiz abideler bu defa da bir milletin soykırım arefesinde yaşadıklarını bir kez daha düşündürür.
            1918’li yıllara gelindiğinde, koca bir imparatorluk son nefeslerini vermeye başlar. Cepheden cepheye koşan devlet-i âli, amansız düşmanlarının yakaladığı fırsatların cenderesinden kurtulma hamleleriyle yeniden ayağa kalkmaya çalıştığı bir dönemde, girdiği; Trablusgarp Savaşları, Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı bunların üzerine bir de Çanakkale Savaşlarıyla, adeta, dalları kırılan büyük bir çınarı andırır. Yüz binlerce şehit verir Anadolu bu muharebelerde. Birçok aile son neferini gönderir vatan için. Hani şaire, "Allahım bu ordu son ordudur." dedirten mesele bu defa aynı şeyi bağrı yanık şefkat abidesi annelere söyletir. Bilecek istasyonunda bir anne son evladını cepheye yollarken oğluna: ˝Hüseyin… Dayın Şıbka’da, baban Dömeke’de ağaların da sekiz ay evvel Çanakkale’de yatıyorlar. Bak son yongam sensin! Minareden ezan sesi kesilecekse, camilerin kandilleri körlenecekse, sütlerim sana haram olsun, öl de dönme. Yolun Şıbka’ya uğrarsa dayının ruhuna Fatiha okumayı unutma! Haydi oğul, Allah yolunu açık etsin.˝ der. Çok az asker ve silahla dev orduları dize getiren, bir milletin arkasında yatan dinamiklerin kaynağını gösteren tarihi sözler, düşmanların tamamen yok olduğuna, bittiğine, hükmettikleri bir anda, yeniden şaha kalkan bir milletin nereden beslendiğini gösteren sırlı sözlerdir.
            Dev çınarın dallarının kırıldığı, tekrar yenibaharlara merhaba demek için kolundan kanadından tutunmuş sülük misali düşmanları atmaya çalıştığı bir dönemde, doğuda, kardeş cumhuriyet Azerbaycan’da, insanlar da, bir soykırımın kıskacında kalır. Sanki "Fırsat bu fırsattır." der gibi 1918’li yıllarda Ermeni ve Rus orduları Azerbaycan’ın her köşesinde, hunharca, insanları şehit etmeye başlarlar. Binlerce masum, silahsız insan, Ermeni ve Rus askerlerinin eliyle canlarından olur. Bakü’de, Karabağ’da, Şamahı’da, Göyçay’da,  Kürdemir’de.... Onlarca yerleşim yeri yerle bir edilir, binlerce insan çoluk çocuk demeden şehit edilir. Çarlık Rusyası’nın hüküm sürdüğü bir dönemde askere alınmayan askerlik eğitiminden mahrum bırakılan binlerce insan, silah yüzü görmediğinden, Ermeni ve Rus askerleri karşısında bir varlık göstermeleri mümkün olmaz. Binlerce suçsuz günahsız insan vahşice şehit edilir. Sadece Bakü’de ölenlerin sayısının bu tarihte on bini geçtiği göz önüne bulundurulduğunda bu vahşetin boyutunu derk etmek mümkün olur kanaatindeyiz. Dört tarafı kuşatılan Bakü’de yapılan işkenceler dayanılmaz bir hal almıştır. Binlerce insan idam sehpasına yaklaşan bir mahkûm durumuna düşürülmüş, Ermeni ve Rusların işkenceleri altında inleyen insanların çığlıkları semayı kaplamıştır. Ölümün pençesinden kurtulmak isteyen binlerce Bakü’lü şehri terk eder, kalanlar da düşmanların her an kendilerini öldürecekleri korkusuyla hayatlarını devam ettirmek zorunda kalırlar.
            O dönemde Azerbaycan’ın tek ümidi Anadolu’dur. Anadolu’ya Ermeni ve Rusların yapmış oldukları vahşeti bildiren elçiler gelir. Anadolu, Azerbaycan’ın zor gününde buradaki kardeşlerini yalnız bırakamaz. Enver Paşa, kardeşi Nuri Paşa’yı Azerbaycan’a yardıma gönderir. Nuri Paşa Gence’ye geldiğinde halk yollara dökülür. Anadolu’dan yardıma gelen kardeşlerini bağrına basarlar. Onlarca kurban kesilir. Gence’de o gün bayram havası eser. Binlerce insan, Nuri Paşa komutasında gelen orduya sevgi gösterisinde bulunur. Nuri Paşa, Gence’de durum değerlendirmesi yaptıktan sonra bu şehirde çalışmalarına başlar. Azerbaycan’lı ve Türkiye’li askerlerden oluşan Kafkas İslam Ordusu kısa sürede bütün hazırlıklarını tamamlar.
             Ermeni ve Rusların işgal ettikleri yerleri teker teker işgalcilerin elinden alır. En son binlerce insanın şehit edildiği Bakü’ye sıra gelmiştir. Ermeni ve Ruslardan oluşan ordu şehrin dört tarafını kuşatmıştır. Türk ordusunun şehre girmesini engellemeye çalışır. Ordunun ilk hücumundan istenilen sonuç elde edilemez. Geri çekilen Türk ordusu halkın ümitsziliğie düşmesine sebep olur. Yeniden hazırlıklarını tamamlayan ordu ikinci hücumunda Ermeni ve Rus birliklerini bozguna uğratır. Türk birliklerinin karşısında tutunamayan Ermeni ve Rus askerleri şehri terk etmek zorunda kalır. Bakü’nün kurtuluşu kurban bayramına denk gelmiştir. Bu güzel günde halk iki bayramı birlikte kutlar.
            Azerbaycan istiklaline kavuşurken bu topraklarda gerek Azerbaycan’lı gerek Anadolu’lu binlerce insan şehit verilir. Türk askerleri, kanları pahasına, Ermeni ve Rus askerlerini dize getirirler. Bugün o dönemde yapılan savaşlarda şehit düşen binlerce insan, huzur içerisinde, Azerbaycan topraklarında uyumaktalar. Canlarıyla bir dönemde uygulanmak istenen menfur düşüncenin önüne set çeken fedakâr askerler, yıllardır Azerbaycan’da kahraman olarak muamele görürler.
            Sözünü ettiğimiz kahramanlar onlarca yıl sonra bu ülkenin ücra bir köşesinde bir mezar olarak karşımıza çıkarken, ismini bile bilmediğimiz birçok meçhul kahraman, o diyarda sadece Türk mezarı olarak anılır nesiller boyunca. Bulunduğu mekânlarda insanların gönüllerinde taht kurarlar bu sessiz halleriyle. Yıllardır bu topraklarda Türk isminin yasaklandığı, kimliklerdeki Türk kelimesinin çıkarıldığı bir dönemde bulundukları mekânların isimlerini Türk mezarı olarak korurlar. Yıllar sonra, bir dönemin nişanesi kabirlere saldırılar başlar Ermeniler tarafından. 1918’lerde Azerbaycan’da dünyayı kendilerine dar eden Mehmetçiğin kabirleri de uykuların kaçıran bir abide olarak karşılarında durur. Bu abidelerden rahatsızlarını söküp kaldırmak suretiyle kurtulmak isterler; fakat Azerbaycan halkı bu aziz misafirlerine olan vefa borcunu canları pahasına olsa da korur, kabirleri muhafaza eder. Bu mezarlar bir dönemde kutsi bir mekân olarak addedilir, çocuğu olmayan çiftlerin gelip adakta bulunduğu bir mekân olup çıkar.  
            Bu dönemde Azerbaycan’a gelip tekrar yurduna dönmeyen bazı gaziler, bu toprakları kendi yurdu olarak gördüklerinden, Azerbaycan’a yerleşirler. Soydaşlarının bulunduğu topraklarda hayatlarını devam ettirirler. Azerbaycan’da Bolşevik ihtilal gerçekleştikten sonra Anadolu’ya dönmeyen birçok asker bu topraklarda takip edilir. İdare, onları ortadan kaldırmak için harekete geçer, onlarca insan Sovyetler döneminde hayatından olur.
            Sözünü ettiğimiz dönemde Türkiye namına ne varsa söküp atmak düşüncesinde olan zihniyet, Türklerin Azerbaycan topraklarında kalmasına göz yummaz. Onlarca Türk askeri sözü edilen dönemde idare tarafından tespit edilir, birer birer fişlenerek kurşuna dizilir. Azerbaycan’ın farklı bölgelerinde birçok gazinin akıbeti bu şekilde olur.
            Savaş döneminde göstermiş oldukları fedakârlıkla destan yazan bu kaharamanlar sulh döneminde de bölgedeki insanların gönüllerinde taht kurar. Bolşevik ihtilalin gerçekleşmesiyle canları bahasına Azerbaycan’daki kardeşlerinin imdadına ses veren bu yiğitler, teker teker ortadan kaldırılır.  Bunlardan birisi de Şeki Göynük köyüne yerleşen ve bu köyde Türk Şehabettin olarak şöhret bulan bir askerimizdir. 1930’lu yıllarda idarenin gazabına uğrayan bu insanımız, savaş sonrasında şehitler ordusuna katılır. Bu askerimiz, her dem ayrı güzellik sergileyen bir çiçek misali, savaş zamanında gösterdiği kahramanlığı bu defa Bolşevik ordusunun eline düştüğü günde de gösterir. Göynük köyünde Azerbaycan’lı bir vatandaş olarak hayatını sürdüren Şehabettin, burada aile kurar, kendisinden farklı olmayan insanlar arasında bir ferd olup çıkar. Halk ona saygı duyar, onun göstermiş olduğu fedakârlığı hiçbir zaman unutmayacaklarını kendisine göstermiş oldukları saygıyla izhar ederler. Halkın takdirini kazanan Türk askeri sistemin gazabından kurtulamaz.
            Bolşevik ihtilalinin gerçekleştiği dönemde yapılan icraatlara karşı çıkan binlerce Şeki’li isyan eder. Yıllarca Şekililer, Rus askerleriyle savaşır. Mallarına, canlarına manevi değerlerine karşı yapılan hakaretlere göz yumamazlar. O dönemde binlerce insan şehit verilir. İsyanlara karşı sert tedbir alan idare, halka, icraatlarıyla ellerine geçen her fırsatta sisteme karşı çıkanlara verebileceği en ağır sindirme politikalarını yürürlüğe kor. Halkın bir daha ayaklanmasını böylece engellemeye çalışır.
             Sıra bu güzel beldeye yerleşen askerlerimize gelmiştir. Aynı düşünceye istinaden, bu askerlerimizi de, halkın gözünü korkutmak amacıyla, insanların gözleri önünde, çoluk çocuk demeden öldürmeye karar verirler. O dönemde henüz çocuk yaşlarında olan Göynük köyünden Abdullayeva Şahbaz Umar Kızı olanları korku dolu gözlerle izler. O gün gördükleri kendisini derinden etkilemiş olmalı ki bu hadise olalı bunca yıl geçmesine rağmen gördüklerini aynı heyecanla anlatır. Onun anlattığına göre, köyün bir meydanına toplanan onlarca insanın arasından Türk askeri derdest edilmiş şekilde meydana getirilir. Onlarca insan bu taplo karşısında birşey yapamamanın ezikliği ve çaresizliği içerisinde olanları boynu bükük izler. Birçok insanın hıçkırıkları boğazında düğümlenip kalırken, sistemin kendilerine zararı dokunacağını bildiklerinden birşey yapamamanın üzüntüsüyle gözyaşlarını içlerine akıtırlar. Savaş meydanlarında bileğini bükemedikleri askerin, sınırların kapatılıp birkaç nefer olarak bu topraklarda yaşamaya başladıkları bir dönemde sanki ˝İşte elimize fırsat geçti.˝ der gibi, eli kolu bağlı bir şekilde, insanların gözleri önünde meydana getirilmesi birçok Göynük köyü sakininin yüreğini burkar. Ellerinden birşey gelememenin vermiş olduğu ıstırabı Göynüklüler, ebediyen unutmamak üzere kalplerine gömerler. Suçu bir kez daha vurgulu bir şekilde hazır bulunan köy hakına okunduktan sonra son sahnenin hayata konulmasına gelmiştir sıra. Askerlerimiz elleri bağlı; başı dimdik şekilde Anadolu’dan binlerce kilometre uzaklıkta bir yerde, kardeşlerinin bakışları arasında meydandaki yerini alır. Görevli asker son vazifesini yapacaktır. Artık ölüme ramak kalmıştır. Birkaç dakika sonra askerimiz kendinden önce bu ülkede toprağa düşen şehit ordusuna katılacaktır. Hilkatın sesinin sedasının kesildiği anlardır. Onlarca insan çaresizlik içerisinde nefeslerini tutar, olanları mahsun bir şekilde izler. İnsanların merhametli bakışları arasında yerini alan askerlerimiz artık son kez orada bulunanlara bakmanın vermiş olduğu ıstırabla sükûnet içerisinde gelişmeleri izler. Meydandaki yerini alan askerlerimize, görevli şahıs, arkasını dönmesi ister, yüzüne karşı ateş etmek istemez. Şehabettin Abdulkadiroğlu en savunmasız olduğu anda bile bir Türk askerine yakışır tarzda görevliye cevap verir. O saate kadar hal diliyle Azerbaycan’lı kardeşlerinin gönlünde taht kuran bu yiğit asker, bu defa Göynük köyünün semalarında yankılanan, bir Türk askerine yakışır şu sözlerle bu insanların takdirlerini pekiştirir: "Bir Türk askeri kurşuna karşı arkasını asla dönmez! Vuracaksan, bu şekilde vur! Yüzüme karşı ateş et!"
            Askerin bu şekilde bir cevap vereceğini beklemeyen görevliler şaşırır. Bu sözlerle birlikte meydanda büyük bir sessizik olur. Bu cevap karşısında irkilen görevli kendisine verilen görevi yerine getirir. Bu mertlik emaresi sözler askerimizin dünyada söylediği son sözler olur.
            Türk askerinin tarihe geçen bu sözleri Göynük köyünde, Şeki’de yıllarca nesilden nesile anlatılagelir. Göynük köyü sakinlerinin şahit olduğu bu ibret-âmiz olay, nesilden nesile aktarılagelir. On yedi kişinin infaz edildiği yerde bir kuyu kazılmıştır, askerlerin tamamı bu kuyuya defnedilecektir. Bu olaydan sonra görevli memur, Şehabettin Abdulkadiroğlu için ayrı bir mezar kazılmasını emreder. Şeki Göynük köyünde tek kişi için açılan mezara bu askerimiz defnedilir.
            Herkesin gönlünde taht kuran Türk askerinin söylediği hamaset dolu sözler, yıllarca, uzun kış gecelerinde, Azerbaycan insanının sohbetlerini taçlandıran doyumsuz bir hikâye olup çıkar. Türklere olan muhabbetin saygının, bir numunesi olan bu ibretli hadise, bu coğrafyada Türk insanına olan sevginin kaynağını gösteren örneklerden sadece birisidir.
            Savaş zamanında göstermiş oldukları kahramanlıklarla birçok insanın takdirini kazanırken savaş sonrası da ülkemizi en güzel şekilde temsil eden kahraman insanlar, ölüm anından bugüne kadar da bu icraatlarını sürdürürler. Her haliyle bu güzel beldede ülkemizi en güzel şekilde temsil ederler. Hiçbir güç onları bu faaliyelerinden alıkoyamaz. Mahsun halleriyle bile dostarına ümit, düşmanlarına korku salmaya devam eden bu kabirler, adeta, Azerbaycan insanına "Korkma senin üzüntünle dertlenen, kederli gününde arkanda olan dostların var." derken, düşmanlara da "Siz ne kadar uğraşsanız da kanı canı bir tarihi bağlarla birbirine bağlı bu milleti hiçbir güç ayıramaz, bunu yapmaya yeltenenlere verilmesi gereken dersi her zaman bu insanlar vermeye hazırdır." şeklinde olur. Sessiz kabirlerin hal diliyle söylediklerini Azerbaycan halkı anlamış olmalıdır ki, bir dönemde bu kabirlere sahip çıktıkları için canından olan insanlar bile olmuş. Bu mekânlar bir kutsal yer olarak addedilmiş, insanların önemli günlerde ziyaret ettikleri bir kutsi mekân halini almıştır.
             Bu duyguları yaşamamızı vesile olan bir grup arkadaşla yapmış olduğumuz macera dolu ve ibret-âmiz bir Şeki yolcuğunda yol kenarlarındaki şehit mezarlarımız uzun süre zihnimizden çıkmayacak iz bıraktı. Bu vesileyle dünyanın farklı coğrafyalarında uyuyan, yakınlarıyla mahşerde vuslatlarını bekleyen şehitlerimizi rahmetle anıyor, onlara Allah’tan mağfiret diliyorum.



Hiç yorum yok :

Yorum Gönder