(Türk Edebiyatı 2006)
Bakü’de, sonbahardan kalma güneşli güzel bir pazar sabahında, uzun yıllar, Edebiyat
meclislerinin yapıldığı ²Vahit Poyaziya Evi²ni ziyaret etmek için yola çıkıyoruz.
Mihmandarımız Elfayim Aziz,
bizi, Bakü Saveti metrosunun önünde karşılıyor. Yolda hem yürüyor hem de
kendisinden Azerbaycan’daki meclisler hakkında bilgi alıyoruz. İki yüz yılı
aşkın bir süredir, bu ülkede, edebiyat meclislerinin düzenlendiğini, Azerbaycan’ın
her bölgesinde farklı farklı edebiyat meclislerinin bugün de yapıldığını Elfayim
Bey’den öğreniyoruz. Bu güzel sohbete devam ederken kendimizi Vahit Payeziya
binasının yer aldığı parkın önünde buluyoruz.
Sabahın erken saatlerinde
birçok şiir sever, tarihi binanın bulunduğu parkta bir araya gelmiş, biraz
sonra başlayacak olan şiir meclisine katılmak için sabırsızlıkla bekliyorlar. Haftanın
son gününde Bakü’deki şairler, tabiri yerindeyse, yeni eserlerini meslektaşları
huzurunda görücüye çıkaracaklar. Böylece yüreklerden sızılıp gelen mısralar,
halka sunulmadan önce şairler meclisinde düzeltmeler yapılıp eksiklikler
giderildikten sonra, halkın haz ettiği kıvama gelecek. Her pazar günü yapılan
Edebiyat Meclisi’ne sadece şairler gelmemiş. Edebiyata, şiire düşkün birçok sanatsever
de sabahın bu saatlerinde tarihi mekânda şiir ziyafetini kaçırmamak için
yerlerini almışlar.
Mihmandarımız Elfayim Aziz’den
öğrendiğimize göre ²Vahit Payaziya Evi²nin bulunduğu parkın tarihi bir yönü var. Rusların, Azerbaycan’ı işgal
ettikleri dönemde, Rus Hükümeti, Bakü’ye bir gubernatır ²vali² atar. Şehri kısa sürede tanımaya çalışan vali, hemen
faaliyetlerine başlar. Bakü’nün eşrafını toplayan valinin ilk icraatlarından
birisi bu güzel şehre güzel bir park yaptırmaktır. Park için Bakü’nün en güzel ve
en uygun yerinin seçilmesi gerekmektedir. Vali, parkın yerini belirlemek için çalışmalarına
başlar. Adamlarına bir koyun kesmelerini ister, onlar da istenilen koyunu hemen
keserler. Koyun eti birkaç parçaya ayrıldıktan sonra, onun emriyle, Bakü’nün
park yapılabilecek farklı farklı yerlerinde ağaçlara asılır. Aradan birkaç gün
geçtikten sonra vali, adamlarıyla birlikte koyun etlerinin asıldığı yerleri kontrol
etmek için yola çıkar. Sırasıyla bütün park yerleri eşrafla birlikte ziyaret
edilir. Zevat meraklı bakışlar altında valinin ne yapacağını kestirmeye
çalışır. Park yerlerindeki asılan etler teker teker indirilir, etlerden kokanlar,
bozulanlar işaretlenir. Asıldığı parklar da birer birer terk edilir. Vali ve
beraberindekiler ²Vahit Payeziya Evi²nin bulunduğu yere gelirler. Buradaki et kontrol edildiğinde diğer
parklardaki ete göre daha az bozulduğu görülür. Vali, denize birkaç yüz metre
uzaklıktaki bu güzel mekânın park yapılmasını emreder. Kısa sürede farklı
yerlerden verimli topraklar parka getirilir. Zemin güzelce hazırlandıktan sonra,
sıra, yeni park yerinin ağaçlandırılmasına gelir. Değişik cinsteki ağaçlar parka
dikilir. Ağaçlar bu güzel mekânda kök salar. Parkın adı da Rus valinin şerefine
²Gubernatır Bağı² olarak tarihe geçer. Bakü’nün en güzel yerlerinden birinde yapılan park,
yıllarca Rus valinin adıyla anılagelir. Azerbaycan bağımsızlığının kazanınca, burasının
adı Azerbaycan’ın ünlü şairi Vahit’in simine atfen ²Vahit Payeziya Evi² şeklinde değiştirilir.
Rus valinin kendisine has
yöntemiyle tespit ettiği bu parka girdiğimizde ağaçların ihtişamlı duruşu, yüzümüze
hafiften bir buse konduran ılık ve tatlı bir rüzgâr adeta biraz önce
anlatılanları tasdik etmekte, valinin park seçiminde ne kadar isabetli bir
karar verdiğini desteklemektedir. Tarihi park, şehrin merkezinde olmasına
rağmen burada şehrin sıkıcı ve boğucu havası yerine, daha rahat ve ılık bir
hava hâkim. İri gövdeleriyle yılların izini üzerlerinde taşıyan ağaçlar, parkın
dört bir tarafına yaydığı dallarıyla, çocuklarına, şefkat kollarını açan bir
anneyi andırıyor.
Meclisin başlamasına yarım
saate yakın bir süre var. Parktaki dev gövdeli ağaçların altına yerleştirilen masalardan
birisine oturuyoruz. Kısa bir süre sonra çaylarımız geliyor. Burada çay içmenin
ayrı bir zevk olduğu hemen fark ediliyor. Masamız hemen sanat erbabı insanlar,
şiir severler, tarafından dolduruyor. Gelenlerin ekseriyetinin şair olduğu
gözden kaçmıyor. Aynı zamanda rejisörlerin, ressamların da bu güzel mekânın
müdavimlerinden olduğunu yanımıza gelenlerden anlıyoruz. Bakü’nün sanat nabzını
tutan birçok aydın bugün bu güzel mekânda edebiyat meclisine katılmak için
yavaş yavaş parkta toplanıyorlar. Sonbahardan kalma bu güzel günde çaylar
yudumlanırken sohbetlerin konusunu şiir ve edebiyat üzerine kuruluyor. Son
zamanlarda yazılan güzide şiirler okunuyor. Sohbetimizi süsleyen şiirler eşliğinde
vaktin nasıl geçtiğini fark edemiyoruz.
Parktaki masalardan insanların, yavaş yavaş, parkın ortasında tek katlı eve
doğru yönelmeleri, programın başlamasına çok az vakit kaldığını gösteriyor. Biz
de diğerleri gibi meclise katılmak için harekete geçiyoruz.
İçeri girdiğimizde genç
yaşlı, kadın erkek, birçok şiir severin, yerlerini aldıklarını görüyoruz. Meraklı
bakışlarla meclisi izlemeye başlıyorum. İlk defa geldiğim edebiyat meclisinin
nasıl geçeği, burada neler yapıldığı merakımı daha da ziyadeleştiriyor. Salona girdiğimizde
altmış yetmiş yaşlarında bir şahıs bizi güler yüzle karşılıyor. Herkesin
ortasında bir masada oturan bu kişinin meclisi yöneten birisi olduğu hemen fark
ediliyor. Salondakilerin görebileceği bir yerde, kendisi için ayrılan bir masada
oturan şahsın şair Hekim Gani olduğunu öğreniyoruz. Türkiye’den olduğumuzu
söyleyince bize karşı teveccühü fark edilir derecede artıyor.
Hekim Gani, bizim mecliste
olmamızdan dolayı memnuniyetini ifade ettikten sonra, adet olduğu üzere, Fuzuli’den
bir şiir okuyarak meclisi açıyor. Fuzuli’nin şiirleri bu meclislerin baş tacı olması,
ilk okunan şiirin de ondan seçilmesi bu meclislerin önemli ayrıntılarından
olduğunu öğreniyoruz. Fuzuli’nin şiiriyle girizgâh yapan Hekim Gani, ilk
beyitten itibaren gazeli büyük bir şevkle şerh etmeye başlıyor. Ses tonunun
yavaş yavaş yükselmesi dikkatlerden kaçmıyor. Hekim Gani, büyük bir aşkla,
şevkle şiirleri okumaya ve yorumlamaya devam ediyor. Beyitlerde anlatılan düşünceler
birer birer içi incilerle dolu bohçalar gibi dinleyicilere açıldıkça, şairlerin
takdir uyandıran bakışları da her beytin şerhinde anlatılan nüanslara paralel
olarak artıyor. Hekim Gani, meclisin nabzını çok iyi kontrol ediyor. Meclisteki
insanların hayret ve imrenme hislerinin sergilendiği bakışlara göre sesi daha
da heyecanlı bir hal alıyor. Salondaki herkes pür dikkat yaşlı şairi dinliyor.
Hekim Gani’nin hayatını, Fuzuli’ye
hasrettiğini mihmandarımızdan öğreniyoruz. Rehberimiz, Hekimin, Fuzuli’nin
bütün şiirlerini ezbere bildiğini ekleyince, kendisinin, neden bu kadar ilgiyle
dinlenildiğini, meclise hâkim olmasının sebebi daha iyi anlaşılıyor. Arapça ve
Farça’yı da iyi bilen usta şair, şiirlerdeki bu dillerden geçen tamlamaları ve
kelimeleri ustaca açıklıyor, şairin ne demek istediğini, hangi sanatı maharetle
kullandığını dinleyicilere birer birer aktarıyor. Dikkatli bakışlar ve hayranlık
ifade eden gözler altında tecrübeli şair, Fuzuli’nin şiirini tamamlıyor.
Fuzuli’nin şiirini yorumladıktan
sonra, Hekim Gani, meclisin ikinci oturumunu açıyor. Bu defa sıra, şairlerin,
belki buraya gelmeden birkaç saat önce, gönüllerinden süzülüp gelen şiirleri
okumaya geliyor. Şair, eserini, hazuruna okumadan önce şiirin yazılış sebebi
anlatılıyor. Akabinde, eser, jest ve mimiklerle, hepsinden önemlisi hissiyat da
katılarak, şairlere ve sanatseverlere takdim ediliyor. Bugünkü mecliste okunan
şiirlerin konusunu Karabağ oluşturuyor.
Karabağ denilenice
yüzlerdeki ifadeler hemen değişiyor, bu defa, biraz önce meclisteki
tebessümlerin hâkim olduğu hava gidiyor, yerini, mahzun, kederli, düşmana karşı
kin dolu bakışlar alıyor. Şairler, bu mecliste Azerbaycan’ın en güzel mekânlarından
biri olan, yurdun güzel köşesini, Karabağ’ı, yüreklerinden kopup gelen şiirlerle
anlatıyor. Azerbaycan’ın güzide beldesi Karabağ; Ermenilerin sinsi oyunları,
düşmanların bir cephede ittifakları, sisli ortamın verdiği avantajla Azerbaycan’dan
sökülüp alınır. Bir oldubittiye getirilerek vatandan koparılan bu güzel topraklardan
zorla göçe zorlanır binlerce Azerbaycan Türk’ü.
Oldukça zor şartlar
altında, çadırlarda, yurt odalarında, derme çatma evlerde kalan mülteciler,
hayattan tamamen kopmamışlar. Yurtlarından göçe zorlanan Karabağlılar, bir
ümidin verdiği aşkla, şevkle yarınlar için güzel hayaller kurarak zorlukların
üstesinden gelmeye çalışıyorlar. Şiire edebiyata düşkün olan Azerbaycan halkı,
bu dramatik durumu mısralarına taşımış. Vatanın güzel beldesinin koparılması şairlerin
yüreğine köz gibi düşmüş. Sözünü ettiğimiz mahzun durum Azerbaycanlı şairlerin
mısralarında aksi seda bulmuş. Mültecilerin kaldıkları çadırlar üzerinde esen
bir rüzgâr, toprağa doğru eğilmiş bir gülün mahzun ve kederli hali, akşamüstü
güneşin gurubu, ilkbaharda bir tomurcuğun açılmaya yüz tutması, nişanlı bir
gencin cepheden şehit olduğuna dair gelen acı bir haber Karabağlı şairin duygularını
harekete geçirmiş. Bu durum mısralarla mücessem bir hal almış.
Sözünü ettiğimiz şiirlerde,
vatan anlatılır, hasretin kokusu tüter burçu burçu. Karabağ şiirlerinde bazen
kaybedilen bir yakın için yakılan bir ağıdın hüznü burkar yürekleri, bazen
çocukken, bu güzel yurtta, doya doya yaşanılan bir günün özlemi. Artık hasretin
özlemin sonu gelmez bu dizelerde. Hele hele dinleyenler arasında bir de bu
dertten mustarip gönüller varsa, bu meclisteki hava sizi derinden yaralamaya
yeter de artar bile. Evet, neticede, şiirlerde işlenen tema, anne nefesi kadar
sıcak, anne şefkati kadar efsunlu bir değer, vatan olunca, mecliste estirilen
hava da bu minvalde değişiveriyor.
İlk şiirini okuması için
Senem Sebayel adında hanım bir şaire söz veriliyor. Herkes, pür dikkat, şiirini
sunmak için sahneye çıkan şairi dinliyor. Senem Hanım önce şiirinin, sebeb-i
vücudunu anlatıyor hazıruna. İlk dinlediğimiz bu şiirin hikâyesi kalbimizi
burkuyor:
Karabağ savaşı başlamadan
önce iki genç nişanlanır. Bir ümitle evliliğe doğru ilk adımlarını atarlar. Fakat
bu nişandan kısa bir süre sonra Azerbaycan’ın bağrında bir cephe açılır.
Kapanması çok zor olan bir yara gibi. Nişanın süresi ister istemez uzatmak
zorunda kalırlar. Vuslat için bin bir ümitle başka baharlar terennüm edilir. Zira
vatana namahrem eli uzanmaktadır pervasızca. Genç, her şeyini geride bırakarak yakınlarıyla
helalleştikten sonra cepheye gider. Önünde kurtarılması gereken vatan vardır. Karşısında
da yıllardır bu topraklar için fırsat gözleyen hain düşman. Cephe gerisinde
anne, baba ve nişanlı dört gözle beklerler yiğidinin yolunu, kalpleri güvercin
kalbi gibidir bu heyecanlı günlerde. Her geçen gün adeta yıllar gibi uzun
sürer, gözler ufukta her gelen odur diye heyecanlanırlar. Burası cephedir her
giden sağ gelmez. Bir gün cepheden kendilerine ulaşan ²Oğlunuz şehit düştü.² haberi herkesi yıkar. Bu haberle birlikte aile
sarsılır. Toprak için toprağa düşen bu şehitle birlikte gencecik bir fidan daha
koparılır Azerbaycan’ın has bahçesinden. Ne ilktir, toprak için toprağa verilen
şehit ne de son. Günlerce matem havası eser şehit askerin evinde. Gözler nemli,
yürekler buruktur haftalarca bu ailede. Kırk gün yas tutulur şehit için. Genç
kız gelin olarak gelmek için hayal kurduğu eve bir gün yasa gelir, üzerinde siyah
bir elbise, elinde nişanlısı için hazırlanmış üzeri siyah bir bezle örtülmüş bir
tepsiyle. Gelin kız, nişanlısının evine yasa gelirken Azerbaycan’da düğünlerde
yıllardır yapıla gelen bir adet farklı uygulanır. Azerbaycan’da gençlerin en
mutlu günlerinde düğünlerde çalınan ²vağzalı² havası bugün, hiç olmadığı şekliyle, yas evinde
çalar. Düğünlerin baş tacı olan, her gelin kız baba evinden çıkarken, yeni evine
girerken mutlaka çalınan ²vağzalı² bu defa farklı bir durumda icra edilir. Mutlu günlerin remzi olan bu hava,
bugün şehidin evinde yas için çalmaktadır. Bu manzara birçok Karabağ’lının
yüreğini derinden yaralar. Hıçkırıklar düğümlenir boğazlarda. Senem Hanım,
şiirle anlatır bu hazin hikâyeyi. ²Vağzalı² havasının düğünlerde olduğu gibi değil de tersine
çalınmasını ister. Ellerin de müziğin ritmine göre ters yönde hareket
ettirilmesini talep eder eserinde. Birçok insan şiirin mısralarına geçilmeden
anlatılan bu hikâyeyle hüzünden kana kana aldı nasibini. Sonra da okuduğu
şiirden:
VAĞZALIYI TERSİNE ÇAL
El bu toyda havayı ters oynuyor,
Usta! Çevir
"vağzalı"yı tersine!..
Kara giyer,
gelin kara bağlayır,
Baht aynası
çevrilmiştir tersine,
Vağzalıyı tersine
çal, tersine!..
Bey otağı bezenir
kabir evinde,
Bu ne toydu, çığlık
kopmuş elinde?
Gelin-kızın kara
xonça[1]
elinde,
Toplanmışlar feleyin
dert dersine.
Vağzalını tersine
çal, tersine!..
Düşmanına çeper
idi bu şehid,
Bir keçilmez
siper idi, bu şehid,
Gen sineli bir er
idi bu şehid,
Torpak üste kan çiledi tersine,
Vağzalını tersine
çal, tersine!..
Söylemedi son
sözü anasına,
Yetişmedi
sevimli sunasına,
Bey tarifi
çevrilmişti yasine,
Vağzalını tersine
çal, tersine!..
Allah, bizi kargıyıbdı[2]
kim bele?
Teselli de
yükdü indi bu ele...
Göz yaşını, Senem,
tök gile-gile[3],
Kol kaldırıb sen
de oyna tersine,
Vağzalını tersine
çal, tersine!..
Bu hüzünlü şiirden sonra diğer şairlere
söz verildi. Diğer eserler de mecliste ilgiyle dinlendi. Şair, eserini sunarken,
Hekim Gani, şiirin bir yerinde aniden müdahale ediyor. Kulağa hoş gelmeyen ya
da uygun düşmeyen bir ifade oracıkta düzeltiliyor. Ya da, şair tarafından
yakanalanan etkileyici ve çarpıcı bir anlatım herkesin nazarına sunuluyor.
Şiirlerin yazılış hikayeleri de anlatılıp okunmaya geçildiğinde, Hekim Gani de
sessizce dudaklarının ucuyla şiirleri tekrar ediyor. Beğenilen şiire övgü
içeren sözler söylenirken, eksik olan şiirler yumuşak bir üslupla şaire söyleniyor.
Şairlerin bu pîr-i fâninin eleştirilerinden hiçbir şekilde etkilenmemesi, uyarıları
dikkatli bir şekilde dinlemesi, meclisin adabının çok eski zamanlardan beri
yerleşerek geldiğini gösteriyor. ²Vahit
Payeziya Evi²nde sırayla çıkıyor, şairler huzura. Birer
birer okuyorlar genç yaşlı şairler eserlerini bu pazar gününde. İki yüz yılı
aşkın bir süredir bu topraklarda, şiirin ve şairin yurdu Azerbaycan’da bu köklü
gelenek daha yıllarca devam edeceğe benzer.

Hiç yorum yok :
Yorum Gönder