(Türk Edebiyatı, No: 430, 2009)
Tar Ustasını
Ziyaret:
Bakü’de Temmuz sıcakları her geçen
gün daha da artmaya başladı. Sıcaklarla birlikte mahallemizdeki hareketlik de
önceki mevsimlere göre hissedilir derecede azaldı. Sokaklarda tek tük insanın görülmesi
birçok ailenin, Bakü’nün bunaltıcı sıcaklardan sayfiyelere gittiğini gösteriyor.
Tabii ki herkesin bir anda şehri boşaltması mümkün değil. Sıcaklara rağmen Bakü’de
hayat devam ediyor.
Yazlıklara gidemeyen, yazın da çalışmak
zorunda kalanların yardımına meşhur Bakü rüzgârları yetişiyor. Üfül üfül esen rüzgârlar,
bir nebze de olsa, sıcağın etkisini azaltıyor. Bakü ahalisinin hayatında rüzgârların
ayrı bir yeri vardır. Bakü’nün ismi de rüzgârlarla ilgilidir. Bazı dilciler, bu
güzel şehrin isminin şiddetli rüzgârlardan dolayı, rüzgârın dövdüğü anlamına gelen
Farsça “bad-kuba” kelimesinden geldiğini söylüyor. Petrol kuyularının gece
gündüz çalıştığı şehirde petrolün işlenmesi neticesinde çıkan kirli havayı şiddetli
esen külekler “rüzgârlar” dağıtıyor. Bundan dolayı da şehrin sakinleri
rüzgârı Allah tarafından verilmiş büyük bir nimet olarak görüyor.
Üfül üfül esen rüzgârların şehrin bunaltıcı
havasını dağıttığı anı değerlendirerek bir sanatkârı ziyaret etmek için yola
çıkıyoruz. Ziyaret edeceğimiz şahıs tar ustası Penah Göyçe. Daha önce
anlaştığımız gibi Bakü Saveti metrosu civarında bulunan tarihi binanın önünde buluşuyoruz.
Bizi bu güzel binanın önünde Türkolog Prof. Dr. Minehanım Tekleli ve Penah
Göyçe tebessümle karşılıyor. Penah Bey bizi içeriye buyur ediyor. Dar
merdivenlerden Penah Bey’in eşliğinde dikkatli bir şekilde binanın bodrum
katına iniyoruz. Kapı açıldığında karşımıza bir salon büyüklüğünde oda çıkıyor,
burasının Penah Bey’in iş yeri olabileceğini düşünürken içeri açılan bir kapıya
daha yöneliyor mihmandarımız. Bu defa tahta kapıdan sağa ve sola doğru uzanan loş
bir dehlize giriyoruz. Penah Bey sola dönüyor, koridorun sonunda bulunan
kapının önünde durup bizi bekliyor. Kapıyı açıp bizi iş yerine buyur ediyor. İçeri
girer girmez merak hissiyle sağa sola bakmaya başlıyoruz. Dışarısına göre serin
bir yer Penah Beyin atölyesi. Burasının sokağa açılan penceresinin olmadığını
fark ediyoruz. Bodrum katındaki geniş ve uzun atölye gündüzleri de elektrikle
aydınlatılıyor. Güneş almamasına rağmen tavanın yüksekliği ve yarım kubbe şeklindeki
mimari yapı insana rahatlık hissi veriyor.
İçeri girdiğimizde sağlı sollu
duvarlarda asılı onlarca tar ve gitar dikkatimizi çekiyor. Tarların bir kısmı
yapım aşamasında, birçoğu tamamlanmış kurumaya bırakılmış, bir kısmı ayarı
yapıldıktan sonra sanatçılara teslim edilmek üzere hazır vaziyette tezgâhta bekliyor.
Duvarda tarların ve gitarların arasında asılı duran Atatürk’ün resmi, Penah
Bey’in Atatürk’e ve Türkiye’ye olan muhabbetini gösteriyor. Merak hissiyle
etrafa göz atmaya devam ediyoruz. Bu arada bir duvardan duvara çekilmiş ipin
üzerindeki kurumuş, kavrulmuş ve büzülmüş deri parçaları gözümüze ilişiyor. Penah
Bey derilere dikkatli baktığımızı fark edince hemen araya giriyor. Biz sormadan
bu deriler hakkında bilgi vermeye başlıyor: “Bunlar tara ses veren inek
kalbinin derisidir, deyip ekliyor: Biz, kasaplardan inek kalbinin derisini
dikkatli bir şekilde yüzmelerini istiyoruz. Onlar da her zaman bizim ricamızı
göz önünde bulundurarak kestikleri ineklerin kalplerinin derilerini özenle
yüzüp bizim için hazırlıyorlar. İnek kalbinin derisi çok dayanıklıdır. Yazın
sıcaklarında ve kışın soğuklarında hassasiyetini kaybetmiyor.” Mesleğinde sürekli
arayışlar içerisinde olan Penah Usta, plastik teli ve balık derisini de tarında
kullanmış, fakat inek derisindeki ses kalitesini elde edememiş. En sonunda inek
kalbinin derisinde karar kılmış...

Hiç yorum yok :
Yorum Gönder